İklim değişikliği artık uzak bir ihtimal ya da gelecek nesillerin sorunu değil. Yaşadığımız çağın tam merkezinde duran, her gün etkisini hissettiren küresel bir krizdir. Kuraklık, sel, orman yangınları, aşırı sıcaklar ve gıda krizi… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi insan faaliyetlerinin doğayla kurduğu dengesiz ilişkinin sonucudur.
Sanayi devriminden bu yana hızla artan fosil yakıt kullanımı, atmosfere salınan sera gazlarını rekor seviyelere taşıdı. Karbondioksit, metan ve azot oksit gibi gazlar, dünyanın doğal ısı dengesini bozarak küresel sıcaklık artışına neden oldu. Son 150 yılda dünya ortalama sıcaklığı yaklaşık 1,2°C yükseldi. Bu küçük gibi görünen artış, gezegenin tüm sistemlerini altüst etmeye yetti.
İklim değişikliğinin en çarpıcı yönlerinden biri adaletsizliğidir. Krize en az katkı sağlayan ülkeler ve topluluklar, en ağır bedeli ödemektedir. Suya erişim sorunu yaşayan bölgeler, tarımın çöküşüyle karşı karşıya kalan çiftçiler ve iklim göçmenleri bu gerçeğin en net göstergesidir. İklim krizi aynı zamanda bir sosyal adalet meselesidir.
Peki çözüm var mı? Evet, hem de hâlâ zaman varken. Yenilenebilir enerjiye geçiş, fosil yakıtlardan kademeli çıkış, sürdürülebilir tarım, döngüsel ekonomi ve bireysel tüketim alışkanlıklarının değişmesi çözümün temel taşlarıdır. Ancak asıl kritik nokta, siyasi irade ve toplumsal farkındalıktır. Bireysel çabalar önemlidir ama sistemsel dönüşüm olmadan yeterli değildir.
İklim değişikliğiyle mücadele etmek, fedakârlık değil bir zorunluluktur. Bu mücadele, daha temiz hava, daha sağlıklı gıda, daha yaşanabilir şehirler ve daha adil bir dünya anlamına gelir. Bugün atılmayan her adım, yarın ödenecek çok daha ağır bir bedel demektir.
Artık soru şu değil: “İklim değişikliği gerçek mi?”
Asıl soru: “Ne kadar geç kalacağız?”


